💯 kg ağırlığında bir insanın, bütün vücudunu saran, tek parça  ortalama 16,5 kg bir organ taşıdığını biliyor musunuz? Tabii ki biliyorsunuz, ama onun gerçekte ne kadar çok çalıştığının ve bizim için öneminin boyutlarını şimdiye kadar fark etmediniz, itiraf edin 😉

İnanın, bedenle ilgili Atölyeler yaptığım, anlatı ve sunumlar yaptığım halde, benim için de bu 16,5kg konusu belli belirsiz bir önem taşıyordu. 

Taa ki lise yıllarındaki biyoloji dersi ve çocukken mahallede birbirimize eski kitap dergi defter magazin poster satıp takas yaparken bulduğum bir Hacettepe Üniversitesi öğrencisinin inci gibi yazılmış ve şahane çizilmiş şekillerle anlatılmış ders notlarından okuduklarımı hatırlayıp, aldığım güncel eğitimlerdeki bilgileri, bu benim başıma niye geldi ki diye meraktan yaptığım araştırmalardan elde ettiğim lüzumsuz bilgiler ansiklopedisinin kafamda kendiliğinden birleşmesiyle dank edişine kadar. Artık bunu sözde değil, özde kastederek söylüyorum. 

Derimiz var ya derimiz, bugün çoğumuz hayattaysak, tamamen onun sayesinde. İç organların iflasını önleyecek kadar çöpü saklar, atabildiği kadar toksini terle atar, lenfatik sistemle toplar, su içersek böbrekten süzülür, hem su içer hem hafif yemekler yersek barsakları da temizleyerek atılırlar. 

db

Bu derimiz var ya derimiz, efendim damarları, merkel hücrelerini, melanositleri, kılları, kışın ısı kaybını önleyen yağ hücrelerini, kirli suyu, temiz suyu falanı filanı içinde barındırır, bizi korur da korur. 

Peki biz ne mi yaparız, biz farkında bile olmadan, orasını burasını deler, yazın güneşte yakar, kışın soğukta piyazlar, ağzımıza sürmeyeceğimiz saçma sapan herseyini onun üzerine bir güzel sıvarız. 

Oysa, bebeklerimize bakarken, yiyemeyeceğimiz hiçbirşeyi onların derisine sürmemeye özen gösteririz değil mi...

Kendi derimizin bebek derisinden farkı nedir, aslında hiçbir farkı yoktur. sadece kendi derimizdir. Ve neredeyse hemen her konuda kendimizden geçtiğimiz gibi, derimizi de yerden yere vurur, sonra da genç görünmesi için iple gerer, ameliyatla keser, botoksla kası dondurup hareketini önler, dolguyla şişirir, sonra da bunların artıklarını temizleyemediğimiz için rengi koyulaşınca rengini açmanın yollarını ararız. 

E ne yapsın garibim, olabildiği kadar dayanmaya çalışır tabii. 

Sonra yok güneş ışınları kırıştırır, soğuk hava çatlatır, falan filan... 

Suçlu doğa koşulları ve yer çekimidir. Daima olduğu gibi, derimiz de doğanın dengesinin döngüsünün kurbanıdır. 

Süper değil mi...

Bunlarla bitse iyi, bir de katkı maddeleri içeren ya da genetiği ile oynanmış gıda maddelerinin toksinlerini, atıklarını karaciğerin atık depoları dolunca genellikle deri altına yollar. Ne yapsın, bu kadar yüzölçümlü başka bir organ olsa, bir de hem onca hırpalanmaya göğüs gerebilecek, hem de görevlerini yerine getirebilecek kapasitede olsa, herhalde oraya yollardı. 

Ama bunu başarabilecek büyüklükte ve güçteki tek organımızdır deri. 

Sizce de ona biraz daha nezaket göstermenin, iyi davranmanın zamanı gelmedi mi...

Bence geldi. Tabii ki modern cihazlardan faydalanıyorum. Ama çok ileri gitmemek kaydıyla, travmatize etmeyecek kadar ölçülü olmaya çalışarak, bedenime medikal bir müdahale yapılması gerekmişse, Örneğin bir ameliyat ya da sezaryen doğumdan sonra, narkoz atıklarından kurtulmak için yıllar süren mücadelesini hızlandırmak için hacamat ve sülükten faydalanmış olduğum doğrudur. Kilolarım beni gıda alerjileri ve tiroid hastalığı ile uyardığında, bunun zihinsel, duyusal ve duygusal nedenlerini, bilincimi ve bilinçaltımı araştırırken, bedenim için de spor, tumanuel terapi ve detoks yardımı aldığım da doğrudur. 

Hiçbir konudan öyle tereyağından kıl çeker gibi tek hamlede kurtulamadım. Öyle birileri varsa, önlerinde eğilip saygı göstermekten başka bişey yapamam. Bu fakir, bedenini, zihnini, ruhunu, duyu ve duygularını temiz tutmaya çalışarak bunu başarma yolunda ilerliyor. 

E herkes fıtratınca, kendi kararınca yaşamda yol alıyor değil mi, o halde fıtratı benzer dostlar, önden buyurun... 

GÖRÜŞME için;

https://www.facebook.com/mirket1